Image

Eren Aksoyoğlu: “Gıda Güvenliği Piyasa Baskısı Altında Eziliyor.”

Gıdayı düzenleyici-denetleyici enstrümanlarla koruyabilmek mümkün. Ancak piyasa aygıtı aşkın bir güç, karşısında esaslı bir tahakküm kurmadığımız sürece yaygın bir şekilde gıda güvenliğini sağlamanın bir yolu yok.

Çoğumuzun “iyi biliriz” dediği pek çok markanın ürünleri Avrupa, Rusya ve Çin pazarına çıkarken gümrük kapılarından geri dönüyor. Bundan sonraki aşamanın ürünlerin imhası olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak durum pek öyle değil. Ürünler iç piyasaya dağıtılıyor. Bunun da iki nedeni var: Denetim mekanizmalarımızın yetersiz olması ve marka algımız.

Aslında Türkiye’nin mevcut marka algılamasına kadar da pek çok aşama geçildi. Önceleri bakkalların yaygın olması aynı zamanda fabrika, toptancı ve bayi zincirlerinin faaliyetlerinin (maliyetlerini yüksek tutmasına rağmen) etkin olmasını, dolayısıyla pazarda pek çok irili ufaklı üreticinin tutunmasını da sağlıyordu. Bu süreç zamanla bakkallardan B tipi marketlere kaydı. Buradan da ulusal perakende zincirlerine doğru bir gidişat yaşandı. Böylece oligopol piyasaların oluşturulması aşamasında büyük markalar da üzerlerine düşeni yapmış oldular. Ulusal perakende zincirleri içerisinde başlangıçta kendine yer açabilen küçük üreticiler ve markalar karşılarında insert, sepet, havuz gibi uygulamalar ile konsinye bırakma ve giriş bedeli gibi ödeme kalemleri buldular. Her geçen gün güçlenen ulusal perakende zincirlerinin kar elde etme iştahı karşısında büyük üreticiler ve markalar hiç zorlanmadı. Hatta bu kalemleri teşvik ederek hem küçük üreticileri oyunun dışına atmış hem de rekabet etmek için iktisadi liberalizmin öngördüğü fiyatlama politikasını gözardı etmiş oldular. Kısa süre içerisinde küçük üretici ve markalar büyük ödeme kalemlerinden dolayı rekabet edemez duruma geldiler. Bu büyük rekabet alanı öngörüldüğü üzere tezgahtaki fiyatlara yansımadı, satın alma birimlerine yansıdı. Peşin ile vadeli satın alma arasındaki makas giderek açıldı ve piyasalar 4-5 yıllık bir periyodu bu iki satın alma işlemi arasında doğan sermaye birikimini izlemekle geçirdi. Likidite gücü düşük satın alma birimleri ulusal perakende zincirlerini ayakta tutmayı başaramadı ve oligopol piyasa giderek zirvedekilere kazandırmaya başladı. Kısa süre içerisinde daha yaygın ve “sadece etik değerlere” dayanan gıda güvenliği giderek daha az ve piyasalarda etkisi azalan bir grup üreticinin elinde kalmaya başladı. Küçülen kar marjı ve sermaye birikimi gıda güvenliğinin gözardı edilmesini zorunlu kıldı.

Bu bağlamda gıda güvenliğinin iki aşamada piyasa baskısı altında ezildiğini belirtmek durumundayız. Bunlardan birincisi zirvedeki, ikincisi ise en alttaki üreticiler. Biri yüksek kar marjı hırsıyla, diğeri ise ayakta kalma kaygısıyla gıda güvenliğini tehlikeye atabiliyor. Dolayısıyla son dönemlerde kamuoyunda beliren “gıda güvenliği için küçük üreticiye gidin” tezi yeterli bir açıklama olmayabilir. Daha köklü ve kapsamlı bir çözüme ihtiyacımız olduğu ise kesin.